Annemin ardından…

Geçen sene 7 Mart sabahıydı. İstanbul’dan Kocaeli’ne göreve gitmiştim. Henüz varmıştım ki telefonum çaldı. Eşim arıyordu; ‘Sana bir haber vereceğim ama ne olur sakin kalmaya çalış.’ dedi. O an aklıma annem geldi. ‘Anneme bir şey mi oldu?’ dedim. ‘Başımız sağ olsun…’ diyebildi. Arabanın içinde bağırarak ağlamaya başladım. Muhabir arkadaşım da, sürücü arkadaşım da çok korktular. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Güç belâ ‘Annemi kaybettim.’ diyebildim. Herhalde bu yaşıma kadar söylediğim en zor cümlemdi…

Hemen İstanbul’a döndüm. Acele yola çıktık. İzmir’e nasıl gittim bilmiyorum. Kötü haber tez duyulur derler ya, gerçekten de öyle. Bir yandan ağlıyor, bir yandan arabayı kullanıyor bir yandan da taziye için arayanlarla konuşuyordum. Telefonum İzmir’e kadar susmadı.

İzmir’deki evimizin olduğu binaya girmek, merdivenlerden çıkmak babamın vefatından sonra ilk defa bu kadar zor oluyordu. İzmir’e gittiğim zamanlarda annem beni ya balkonda ya da kapıda karşılardı. Bazen gece yarısı varırdım. Balkonda oturur, beklerdi. Ben geliyorum diye sevdiğim yemeklerden hazırlardı. Aç olmadığım halde oturur yerdim. Her geldiğimde ‘İzmir’e ne zaman geleceksiniz, yeter artık… Dön gel. Bıkmadın mı bu İstanbul’dan..’ diye sorar, ‘Senin döndüğünü ben göremem herhalde…’ diyerek sitem ederdi.

Aslında İstanbul’a gitmemi de hiç istememişti. Zar zor ikna etmeye çalışmıştım. ‘İzmir’de iş imkanları kısıtlı, bizim meslekte suyun başı İstanbul.’ diyerek. Ben gittikten birkaç yıl sonra ekonomik kriz çıkmış ve o zaman çalıştığım Kanal D haberin ilk kapattığı yer İzmir bürosu olmuştu. Ben bunu hatırlattıkça bana hak veriyordu. Ya da ben hak verdiğini düşünüyordum.

İstanbul’a geldiğimde çok sıkıntı çektim. Kollarını açmış beni bekleyen bir İstanbul yoktu. Neler çektiğimi çok fazla kimse de bilmez. Anneme de hiç anlatmadım. Her telefon konuşmamızı öyle bir süslüyordum ki neredeyse ben bile anlattıklarıma inanacaktım. Tek isteğim, aklının bende kalmamasıydı. Sıkıntılı yerlere gideceğim zaman ona söyleyemezdim. Üzülmesin isterdim. Ama hissederdi. Tekrar tekrar sorardı. ‘Uzaktan çek oğlum. İçlerine girme. Silah atarlar, bıçak atarlar. Allah korusun. Annem gitmemi istemiyor deyiver seni gönderenlere. Belki göndermezler.’ derdi. Bazen telefonla arayıp, işletirdim. Benim işletmelerimden bıkmıştı. Bir gün kardeşimi üniversiteden bir hocası arıyor. Annem de yine onu işletmeye çalışıyorum zannedip ‘Güray, ocakta yemek var. Şimdi seninle uğraşamayacağım.’ dedikten sonra Profesörün yüzüne telefonu kapatıyor. Prof. şaşırıyor tabii. Durumu bir şekilde kardeşime anlatıyor. Kardeşim anneme, annem de bana… O gün bir daha telefon şakası yapmayacağıma söz vermiştim.

Benim annem, dünya iyisi bir insandı. Kimse kırılsın, üzülsün istemezdi. Derdini, üzüntüsünü içine atardı. Gururluydu. Ben gittiğimde ‘Gel otur biraz konuşalım, birbirimizin yüzünü görelim.’ derdi. O zaman anlatmak isteği şeyler olduğunu anlardım. Annem anlatırdı ben dinlerdim, ben anlatırdım annem dinlerdi. Annem, güzel yeğenim İdil’i çok severdi. İdil’in yaptıklarını onu taklit ederek gösterirdi. İdil’in yeri ayrıydı. İdil, annemin vefat ettiği günün ertesinde geldi. Bütün odaları, ‘Babaanne, babaanne’ diyerek dolaştı. Babaannesinin ondan saklandığını düşündü. Sonra kardeşim ve eşi uygun bir şekilde olan biteni anlattılar.

8 Mart bir Cuma günüydü. Annemi Urla’ya defnettik. Babacığımla buluştular. İnsanın kalbi öyle bir ağrıyor ki… Anlatacak kelime bulamıyorum. Annemin çok seveni varmış. Hem cenaze namazında, hem mezarlıkta hem de sonrasında eve gelen giden eksik olmadı. İnşallah bu kalabalığı görmüştür. Arayan soran, gelen giden herkesten Allah razı olsun. Sağolun.

Mutluluktar paylaştıkça artar, acılar paylaştıkça azalır derler.. Acımızı paylaşanlar çok oldu ama benim acım hiç azalmadı.Kalabalık elini eteğini çekip, evde yalnız başına kalıyorsun ya işte o zaman anlıyorsun asıl olan biteni. Kalbindeki acı daha da artıyor. Boş gözlerle, babadan sonra annesiz de kalan boş eve bakıyorsun. Mutfakta dizili duran bardaklar, duvardaki saat, su içtiği yarım dolu şişe, ilaçları, masadaki notları, telefon rehberindeki yazısı, birisinden aldığı tatlı tarifi, tansiyon aleti, üzerinde henüz etiketi duran kıyafeti ve babamla birlikte duvarda asılı olan fotoğrafı…

Normalde dikkatini çekmeyecek eşyaların hepsi şimdi ayrı kıymette. Bir yandan bunlara bakarken bir yandan da sanki sana seslenecek, ‘Gel biraz oturalım. Birbirimizin yüzünü görelim.’ diyecekmiş gibi geliyor. Ama beklemek boşuna…

Koltukların üzerini örttük. Sigortayı, panjurları, suyu kapattık. Eve uzun uzun baktım. ‘Yavaş yavaş git. Acele etme. Vaktin olduğunda mutlaka ara, beni merak ettirme.’ diyenim olmadan, sarılıp öpemeden kapıyı kilitledim…. Geldiğim gibi ağlayarak İstanbul’a döndüm.

Annem de babam da çok iyi insandı. Kardeşimle bana da iyi kalpli, adaletli, ahlaklı, dürüst, kavgadan gürültüden uzak duran, kısacası iyi insan olmayı öğütlediler. Bunları ne kadar başarabiliyorum bilmiyorum ama onlara layık olmaya çalışıyoruz. Sorumluluklarımızı yerine getireceğiz. İnşallah onları mahçup etmeyeceğiz. Uzun bir yazı oldu. Kusura bakmayınız.

Selam, sevgi ve saygılarımla…