Babamın ardından…

‘Hay hay efendim, buyurun efendim…’ Babamın en çok kullandığı kelimelerdi.

İki kardeşlerdi. Amcam, babamdan daha uzun boylu, daha kiloluydu. Bazen çocuk aklımla ‘Baba, amcam neden kilolu da sen böyle zayıfsın?’ derdim. Gülerdi. ‘Ben, kıtlık zamanı, savaş zamanı doğmuşum. Ekmek karne ile dağıtılıyordu. Amcan, benden önce bolluk zamanı doğmuş.’ derdi.

Yemek yemeyi hiç bir zaman sevmedi. Hep zayıftı. Kışın, sıcak sütün içine doğranan ve üzerine şeker dökülen ‘Süt doğraması’ yazın da ‘Yoğurt ekmek’ vazgeçilmeziydi. Çayı ve sigarayı da çok severdi. Bayram ziyaretlerine gittiğimizde, babam için ekstra bir demlik hazırlayanlar bile olurdu. Sigarasını pek değiştirmedi. Genellikle Samsun veya Maltepe içerdi. Bir ara kardeşim ve benim zorlamamla sigarayı bırakmaya niyetlendi. Ama olmadı. O ara bol bol okaliptuslu şeker ve kabak çekirdeği yediğiyle kaldı.

Sosyal bir insandı. İnsanlarla hemen kaynaşırdı. Okul hayatımız boyunca, okuduğumuz her okulun Koruma Derneği’ne, Aile Birliği’ne katıldı. Çok güzel ve kadim dostlar edindi. Aynı zamanda okul idaresi ve öğretmenlerle de yakın oluyor, kardeşimin ve benim durumumuzu yakından takip edebiliyordu. Eskiden okullar gelir amacıyla eğlence, kermes düzenlerdi. Halen var mı bilmiyorum. Annem ve babam okula gelir amacıyla düzenlenen bu eğlencelerin davetiyelerini alır, satmaya çalışırlardı. Babam, ilkokul mezunuydu ama matematiği iyiydi. Yazısı güzeldi. İnci gibi derler ya öyleydi… Güzel dinleyiciydi, yerinde sorular sorardı..

‘İnsanın hayatta üç sermeyesi var.’ derdi. ‘Birincisi itibar, ikincisi çevre, üçüncüsü para… Paranız olmasa bile itibarınız ve çevreniz varsa aç kalmazsınız.’ diye söylerdi. ‘Bir iş yapıyorsanız en iyisini yapın.’ derdi. Bir de ‘Bir işe giriştiğinizde çok fazla büyütmeyin, çoğaltmayın. Birinci mekan para kazanmak için, ikincisi gösteriş için üçüncüsü de bütün işleri batırmak için açılır.’ demişti.

Huzursuzluğu, gerginliği, kavga döğüşü hiç sevmezdi. Uzak dururdu. Bazen annem bir şeyden dolayı kızar söylenir, babam da ses çıkarmadan dinlerdi. Arada bir savunma yapmak için girişimde bulunmak istese de annem daha baskın çıkardı. Ortalığın çok gerildiği de olurdu. O zaman babam, bize göz kırpar ‘Ben bi hava alıp, geleyim.’ der, ortalık sakinleşene kadar kaybolurdu.

Aynı zamanda uyanık insandı. Bir zamanlar Urla’da bir lokanta açmıştı. Ziraat Bankası’nın sokağının içinde, 7-8 masalık küçük bir yerdi. Aşçılığı yoktu ama sabah erkenden gider, aşçı gelene kadar hazırlıkları yapardı. Bir gün bir adam geliyor, yiyip içip para vermeden gidiyor. ‘Herhalde durumu yok.’ diye düşünüyor babam. Dert etmiyor. Aynı adam ertesi gün de geliyor, yine hesap kitap sormadan ayrılıyor. Üçüncü gün de aynı şekilde çıkmak üzereyken babam, hesabı uzatıyor. Adam bir hesaba, bir de babama bakıyor, ‘Bizden de mi para alacaksın.’ deyip, omzuna attığı ceketi düzeltip gidiyor. Kısacası adam, babama kabadayılık yapmaya kalkıyor. Rahmetli Özer dayım, Urla’da tanınan bilinen bir insandı. Babam onun çerçeveli fotoğrafını alıp, kasanın arkasına asıyor. Sözde kabadayı bir kaç gün sonra yine gelip, yiyip içip gitmeye yeltendiği esnada, babam hesabı önüne koyuyor. Adam, babama bakarken, arkada Özer dayımın fotoğrafını görünce gözü açılıyor. ‘Abi, Özer abi değil mi O?’ diye soruyor babama, babam da ‘Evet, Özer. Benim kardeşim olur.’ diyor. Sözde kabadayı olan adam da ödemediği bütün hesapları ödeyip, bir daha gelmemek üzere gidiyor. Normalde karakolluk olunacak bir konuyu, Özer dayımın vesikalık fotoğrafıyla çözmüştü.

Hayatının bir dönemi İstanbul’da geçmişti. Yanılmıyorsam amcam ile birlikte ‘piknik tüpü başlığı’ işine girmişlerdi. İstanbul’da da müşterileri varmış. Babam sık sık tahsilat için İstanbul’a gelip, gidiyormuş. Hatta ben doğduğum gün bile İstanbul’daymış. Annem hep kızardı bu yüzden. ‘İstanbul’da insanlar sabahın karanlığında yola çıkıyorlar, akşamın karanlığında dönüyorlar. Öyle hayat mı olur?’ derdi. Ben de çocuk aklımla ‘Babam da bizi kandırmaya çalışıyor galiba.’ diye düşünürdüm. Ama ne zaman ki İstanbul’a gelip çalışmaya başladım, babama hak verdim. Gerçekten de karanlıkta yola çıkıp karanlıkta dönüyorum.

İzmir Konak’da sandviç büfesi vardı. Beraber gidip gelirdik. Ben siparişleri götürürdüm. Bahşiş verirlerdi. O bahşişlerin bir kısmıyla Çankaya’daki limonatacıdan babama limonata ısmarlardım. Yolda yürürken bana kerrat cetvelini ezberletmişti. O zamanlar İzmir’de yol kenarında park otomatları vardı. Onların nasıl çalıştığını anlatmıştı. Arabaların marka modellerini, trafik ışıklarının anlamlarını öğretmişti. Anlatmayı çok severdi.

Basmane’de rahmetli Ferruh Helvacı abi, en sıkı dostlarından birisiydi. İkisi de birbirini çok severlerdi. Babam bir kaç gün gitmesin, Ferruh abi arar ‘Baban nerede, neden gelmiyor. Eve geldiğinde söyle, bende bir emaneti var. Gelip alsın derdi.’ Aslında bir emanet falan yoktu. Bir çay içelim, biraz sohbet edelim demenin şifreli yoluydu. Ferruh abinin marketi, buluşma noktasıydı. Bazen o kadar uzun kalıyordu ki, annem bizi gönderip çağırtıyordu.

Emekli olduktan sonra zamanının büyük kısmını evde geçirmeye başladı. Her sabah sanki işe gidecekmiş gibi kalkar, gömleğini, ceketini giyer, kravatını bağlar, televizyonunun karşına oturur, haberleri izlerdi. İstanbul’a gelmeme annem şiddetle karşı çıkarken, babam annemin tam tersine, teşvik etmişti. ‘Boğulacaksan, büyük denizde boğul.’ derdi.

Erken yaşlarda unutkanlık emareleri görmeye başladık. Evimiz Narlıdere’deydi. Babam bir gün Basmahane’ye Ferruh abinin yanına gitmiş, dönüşte evi bulamamıştı. Bu korkuyla evden daha az çıkmaya başladı. Annem ve kardeşim Dokuz Eylül’e muayeneye götürdüklerinde Alzheimer başlangıcı teşhisi kondu. Yıkıldığımız gün, o gündü. Çok sıkıntılı, zorlu bir sürecin henüz başındaydık. Hastalık ilerdikçe, beyin fonksiyonlarında ciddi bir gerileme görülüyor. Hasta, bir süre sonra bu durumun farkında olmayabiliyor ama bu durum hasta yakınları için ciddi bir manevi ve psikolojik yıkıntıya yol açıyor. Bu konu ayrı bir yazının konusudur.

2014 yılının 3 Ocak günü Tunus’tan dönmüştüm. Geldiğim günün gecesi rüyamda babamı gördüm. Kapının önünde ceketini, gömleğini giymiş, kahverengi kravatını takmış ayakta duruyordu. Bana; ‘Seni bekliyordum. Gel de beni biraz gezdir.’ dedi. Sabah kalkınca Allah hayıra çıkarsın diyerek rüyamı eşime anlattım. Aynı günün akşamı kardeşim aradı ve ‘Başımız sağolsun’ dedi. Uzun süren hastalığın sonunda babam rahmetli olmuştu.

6 yıl önce bugün Urla’da toprağa verdik. Ondan 5 yıl 2 ay sonra da annem, babamla buluştu. İkisi de aynı kabirde birlikteler. Babam, çok iyi bir babaydı. Annem de çok iyi bir anneydi. Bizi iyi yetiştirmeye gayret ettiler. Yokluğa rağmen, her ihtiyacımızı karşıladılar. Babam kardeşimle bana bir kere bile bağırmadı, bir tokat dahi atmadı. Hep destek ve teşvik edici oldu. Hasta olana dek hep hayat tecrübelerini paylaştı. Bana, ‘Şunu yap, bunu yap, şöyle yap, böyle yap.’ demedi. ‘Ben sana tecrübemi anlatayım, ne yapacağına sen karar ver.’ derdi. Keşke yaşasaydı. Karşılıklı çay içip konuşabilseydik. Dertleşebilseydik. İçinden çıkamadığım konuları ona sorsaydım. Bana akıl verseydi. Artık keşke demenin bir faydası yok. Hastalık erken geldi onu bizden aldı.

Aklımda hep o cümleleri var; ‘Buyrun efendim, hay hay efendim’…