Ben kimim?

Sene, 1988. Ortaokul ikinci sınıftaydım. Okullar kapanmış ve yaz tatili başlamıştı. Hürriyet gazetesi İzmir bürosu fotoğraf editörü Mehmet Ali Okumuş ağabeyin yardımıyla, karanlık odada çalışmaya başladım. 

İlk iş günümü unutmam mümkün değil. Sıcak bir İzmir günüydü. Annem kısa gri pantolonun üzerine, kareli beyaz gömlek giydirdi. Koşar adımlarla o zamanlar oturduğumuz Basmahane’den, Alsancak’a gitmiştim. Hürriyet gazetesi, Şehit Fethi Bey Caddesi üzerindeydi. Şimdi, Hürriyet İş Merkezi binası, Hürriyet gazetesi İzmir bürosuydu. Binanın dördüncü katında Hürriyet Haber Ajansı vardı. İşte o kapıdan yaklaşık 25 sene önce girdim. Okul harçlığımı kazanmak için açtığım kapı, bana bambaşka kapılar açtı.

Karanlık oda; duvarları siyah fayanslarla kaplı, kırmızı ışıkların yandığı, ışık geçirmemesi için kapılarının izole edildiği bir odaydı. Dia filmleri yıkamak için 7 tanklık bir banyo seti, renkli ve siyah beyaz fotoğrafları basmak için iki agrandizör, bir film kurutma dolabı ve basılan fotoğrafların hızlıca kurutulması için elektrikli silindir vardı. 

Basılan fotoğraflar İstanbul’a ‘telefoto’ adı verilen silindir şeklindeki bir cihaza bantlanıyor. O cihazda telefon hattı üzerinden fotoğrafı merkeze gönderiyordu. Bu işlem S/B fotoğraflar için kısa sürerken, renkli fotoğraflar için 3 tekrarla devam ediyordu. Haberler, daktiloyla saman kağıda yazılıyordu. İstanbul’a geçilecek haberler de teleks adı verilen cihazlarla gönderiliyordu. Teleks operatörleri aynı zamanda telefotodan da sorumluydu. 

Çocuk yaşımda çalışmaya başladığım haber merkezi, her geçen gün daha da ilgimi çekmeye başlamıştı. Film sarmasını, makina kesmesini, banyo eritmesini, fotoğraf basmasını öğreniyordum. Muhabir ağabeylerimin, ablalarımın fotoğraf makinaları sürekli gözümün önündeydi. Yaşıtlarım en fazla evdeki amatör makinayı görüyorken ben, birbirinden farklı marka ve modeldeki profesyonel makinalara dokunma şansı yakalamıştım.

Yaz tatili bitti, okullar açıldı. Ama ben karanlık odadan, gazeteden kopamadım. Ben onları, onlar da beni sevmişlerdi. Hafta sonları, sömestre tatillerinde, resmi tatillerde yaşıtlarım gezmeye, eğlenmeye giderken ben Hürriyet’e gidip çalıştım. 

İyi ki de öyle yapmışım…

Hürriyet gazetesi, hayatımdaki en önemli okuldur benim için. Mesleklerinde çok başarılı ağabeylerim, ablalarım vardı. Geçen zaman içinde emekli olanlar, vefat edenler, mesleğe devam edenler, sektör değiştirenler oldu. Hayata dair ne öğrendiysem, orada öğrendim. Çok eğlendiğim günler olduğu gibi çok üzüldüğüm günler de oldu.

Liseyi bitirene kadar, okullar ne zaman tatil olsa, ben çalışmaya gittim. Babamın eski bir ‘Zenit’ marka fotoğraf makinası vardı. Omuzumdan hiç düşmezdi. Yolda, arabada hep yanımdaydı. Lise yıllarımda arkadaşlarım Cuma günleri okul çıkışında fuarda futbol maçı yapmaya gittiklerinde, saha kenarından fotoğraflarını çeker, sempteki fotoğrafçıya bastırıp satardım. Bu sayede hem tecrübe, hem de para kazandım. O fotoğrafların hâlâ saklandığını biliyorum 🙂

1993 yılında Kanal D TV kuruldu. 1994 yılında da İzmir bürosu açıldı. Cemalettin Özdoğan ağabeyim, kameraman asistanı olarak ustalarım Osman Akdeniz ve Alev Parsa’ya yardımcı olmamı istedi. İlk önceleri, akülerin nasıl doldurulacağını, tripodun nasıl kurulup toplanacağını, kamera ayarlarının nasıl yapılacağını öğrendim. Hem Osman ağabeyin, hem de Alev hocamın üzerimde çok emeği var. Kendilerine tekrar teşekkür ederim.

1998 Kasım ayında bir gün çekim yaparken gelen bir telefonla, hayatımın belki de en önemli ama en zor kararlarından birini verdim. Telefon, İstanbul merkezden geliyordu. Arayan haber kameramanı Ufuk Uğur ağabeydi. Merkeze kameraman alınacağını, akıllarına benim geldiğimi söyledi. ‘Düşünür müsün?’ diye sordu. Sevinç içinde kabul ettim. Ardından haber kameramanları şefi Nami Kadakal ağabey aradı. Ona da aynı cevabı verdim..

İzmir’den, ailemden, arkadaşlarımdan ayrılmak, İstanbul’a alışmak, düzen kurmak, koca şehirde tek başına tutunmak hiç de kolay olmadı. Zaman zaman geri dönmeyi de düşündüm. Ama pes etmedim, edemedim… Bir süre çok sıkıntı çektim. İstanbul’da kalacak hiçbir yerim yoktu. Güzel insan Gökhan Tan ve Orkun Telli evlerini açtılar. Onlar olmasa belki de İzmir’e dönmek zorunda kalmıştım. Sıkıntıların elbet bir gün sonlanacağını biliyordum ve öyle de oldu…

Doğan Grubu’nda 12 yıl çalıştıktan sonra 2006 yılında kendi isteğimle ayrıldım ve 24 TV’ye transfer oldum. 24 TV’de yaklaşık 2 yıl çalıştım. 2 yılın sonunda Kanaltürk TV’den gelen teklifle oraya geçtim. Kanaltürk’te çalışırken Rusya-Gürcistan savaşını takip etmek için gittiğimiz Gürcistan-Güney Osetya sınırında aracımıza açılan ateşle yaralandım. Muhabir arkadaşım Levent Öztürk başından vuruldu, gözünü kaybetti. Meslek hayatımda ölüme en çok yaklaştığım an olan bu olay, ayrı bir yazı konusudur. Bir süre daha Kanaltürk’te çalıştıktan sonra kendi isteğim ile ayrılıp, kuruluş aşamasındaki Katar merkezli Al Jazeera Media Network’e bağlı, Al Jazeera Türk’e geçtim.

Hürriyet’ten sonra Al Jazeera Türk, benim için ikinci bir okul oldu. Kendimi tecrübeli bir kameraman olarak görürken aslında eksiklerimin olduğunu da aldığımız eğitimler esnasında fark ettim. Bu sayede habere, görüntüye, kurguya daha farklı bakmaya başladım. AJT’de 7 yıl çalıştım. http://www.aljazeera.com.tr için insan hikâyeleri anlattığım video haberler hazırladım. Bu haberler kısa sürede dikkat çekti ve sosyal medyada çok paylaşılmaya, başka medya kuruluşları tarafından haberleştirilmeye başlandı.

Bence bir gazeteci için en büyük ödül; yaptığı haberin, başka gazeteciler tarafından haber yapılmasıdır. Artık hem muhabirlik hem kameramanlık yapıyordum. Bana güvenerek bu fırsatı tanıyan Gürkan Zengin ağabeye, Yunus Şen ağabeye, haberlerimi düzelten güzel insan Yavuz Sinangil’e, görüntülerden adeta bir film hazırlayan kurgu yönetmeni sevgili Sibel Denizmen’e teşekkür ederim. AJT sayesinde farklı bir format ile tanışan diğer medya kuruluşları da benzer işler yapmaya çalışarak, içerik üretmeye başladılar.

Al Jazeera Media Network, 2017 Mayıs’ında Al Jazeera Türk’ü kapatma kararı aldı. Şu anda TRT World’de kameraman olarak çalışmaya devam ediyorum. İşimi ilk günkü heyecanımla, eksiksiz, sorunsuz, kimseden lâf duymadan yapma gayretindeyim. Bu meslekte insan her geçen gün yeni şeyler öğreniyor. Yeter ki siz, öğrenmeye istekli olun. 

Genç arkadaşlara acizâne tavsiyem; çok okuyunuz, yabancı dil öğreniniz, çok araştırınız ve yenilikleri mutlaka takip ediniz. İçinden geçtiğimiz bu yıllarda gazetecilik, kağıttan dijitalleşmeye doğru bir evrim geçiriyor. Ben, haberin geleneksel yöntemlerle hazırlandığı zamana da tanık oldum, internetin gelişimi ve yaygınlaşmasıyla birlikte dijitale doğru evrilmeye başladığı zamana da tanıklık ediyorum. Bu yüzden iki zamanı da kıyaslama şansına sahibim. Her iki zamanın da kendine göre keyifli ve zor tarafları olduğunu düşünüyorum. Bu konu da ayrı bir yazı konusudur.. 

Tekrar dünyaya gelsem yine bu mesleği seçerim daha doğrusu ‘Video journalist’ olmak isterim. Hem kameraman, hem muhabir hem de kurgulayan olarak çalışmak isterim. Günümüz şartları artık bunu gerektiriyor. 

 Madem artık teknoloji imkan veriyor, yaptığım işleri bu sitede biriktirmek istiyorum. Amacım bu. Haberlerimi, videolarımı, haber fotoğraflarını burada biriktireceğim ve sizlerle paylaşacağım.

Üzerimde emeği olan herkese çok teşekkür ederim.

Saygılarımla…

Güray ERVİN